Posts

Es werden Posts vom 2004 angezeigt.

El Cordabes

İspanya'nın en ünlü matadoru El Cordabes'in ilginç bir yaşam öyküsü vardır. El Cordabes, diktatör Franco döneminin genç, yetenekli ama yoksul bir matadoruydu. Kuru ekmeğe muhtaçtı. Ailesiyle birlikte sefil bir hayat sürmekteydi. Bir gün kendisine azılı bir boğayla dövüşmesi için teklif yapıldı. Tereddüt etmeden kabul etti. Azgın boğayla dövüşmeyi kafasına koymuştu El Cordabes. Ya fakir bir matador olarak kalacak, ya dünyaya meydan okuyacaktı. Arenaya çıkmaya hazırlanırken "Gel bu sevdadan vazgeç" diye gözyaşı döken kızkardeşine şöyle seslendi: -Sakın ağlama. Bu akşam ya bir evin olacak ya da yasımı tutacaksın." Franco'nun izlediği müthiş boğuşmayı El Cordabes kazandı. Boğayı öldürdü, kendi de ağır yaralandı ama arenayı oley sesleri arasında kahramanca terketti.

Yaslaniyoruz ....

yok yok olgunlasiyoruz:)))) Bugün üniversite ögrencilerinin çogunlugunu 1983 dogumlular ve daha küçükler olusturuyor. "Gençlik" onlara deniyor. Onlar icin Soguk Savas bir bilgisayar oyunu. AIDS dogduklarindan beri var. CD dogduklarindan beri var. Michael Jackson onlar dogdugunda beyazdi. Bülent Ersoy onlar dogdugunda kadindi... Eski filmlerde Ajda Pekkan'i görseler tanimazlar. Küçük Emrah'i, Emrah' in gayrimesru oglu saniyorlar. Ridvan Dilmen onlar için sadece bir TV spor yorumcusu ve ona neden "seytan" dendigini bilmiyorlar. Kenan Evren onlar için tonton bir ressam. Onlar için "Çarli'nin Melekleri" ve "Görevimiz Tehlike" sadece geçen senenin yeni vizyon filmleri. Siyah beyaz bir bilgisayar ekrani olabilecegini düsünemezler. Pac-Man'i bilmezler. Amiga ve Commodore 64'leri olmadi hiç. Siyah beyaz bir televizyon olabilecegine inanmazlar ve uzaktan kumanda olmadan nasil kanal degistir...

Meyve Ağacından

'Bizleri sevmeyen insanların birbirlerini de sevemeyeceğine inanırız biz ağaçlar. Bir anne nasıl karşılık beklemeden, koşulsuz severse bebeğini, biz de sizi öyle seviyoruz. Bizimle ilgilenmeseniz de meyvelerimizle sizi doyurmayı sürdüreceğiz. Yine de bize iyi davranmanızı diliyoruz. Zamanı geldiğinde budayın, gerektikçe sulayın, dallarımıza vurmadan dikkatlice toplayın meyvelerimizi. Bahçenize bir meyve ağacı dikin, büyümesini izleyin. Hem sadece kendiniz için değil, çocuklarınız, torunlarınız için de ağaçlar dikin. Biz sizi seviyoruz. Siz de bizi sevin, olur mu? '

Bir Yılın Son Günleri

I. Bir yıl daha bitiyor İşte bu kadar duru,bu kadar yalın Bu kadar el değmemiş Sıradan bir gerçeği daha kolları bağlı hayatımızın Bu şiire nasıl dahil edilebilir bir yılın son günleri Her sonda,her başlangıçta ve her defasında Alır gibi başkasını karşımıza Perdeler çekip,ışıklar söndürüp oturup yatağın içinde bir başımıza Sorgulamak kendimizi Öğrenmek ikimizin anadilini,ikinci belleğimizi Öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini Bu aynanın dehlizlerinde gezinirken görürüz Karanlık günlerimizin kenar süslerini Biterken yılın son günleri Biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini Gençlik ikindilerini Kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri. II. Bir yıl daha bitiyor Düşlerim ,tasalarım,yarım kalmış onca şey Her yıl biraz daha kısalıyor bir öncekinden Bana mı öyle geliyor Yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman İnsan yaşlanırken? III. Kırdım mı incittim mi birilerini? Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler. Kendimi yeniledim...

Ne demiş Fikret:

"İnan Haluk, ezeli bir şifadır aldanmak."

Bir düşünür:

"Fırsat çıkmadığı zaman dahi gül. Ola ki böyle bir fırsatı hiç bulmadan bitiverir yaşamın" demiş.

YAŞAMI TERSTEN YAŞAMAK

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir. Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel hatta mükemmel olurdu. Nasıl mı? Camide uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içersinde, herkes karsınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette. Tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. Herkes etrafınızda, büyük br itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazır. Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev... Altmışlı yaşlara kadar herşey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor. Kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoşgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.. Ve Genel Müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karşınızda elpence divan.. ...

Avrupa birligi yorumu

Kedinin biri ,odanin ortasina kurulmus bermutat uyuklar gibi görünerek duydugu gürültüye kulak kabartmis.Kenardaki deliklerin birinden kücük bir findik sicani da,basini uzatip cekerek etrafina bakinmis.Kedi bakmis uyuklar gibi görünmek farenin oradan cikmasina kafi gelmeyecek konusmaya mecbur olmus: -Hadi, hadi,demis,oradan korka korka basini cikarip durma;acidim sana ... O delikten cik,su delige gir...iceride kelle kelle kasarlar,bir ambar da bugday var;afiyetle yer,sagligima dua edersin.Bir müddet yine uyuklar gibi bekledikten sonra bakmis ki berikinden yine hareket yok... -Ne duruyorsun dedigimi yapsana!.. Fare ezile büzüle cevap vermis: -Kusura bakma,ama yapamayacagim. -Neden,demis kedi. Fare su mukabelede bulunmus: -Bana o delikten cik,su delige gir;kasar peyniri,bugday var,aiyetle ye diyorsun.Bakiyorum teklifine; Külfet kücük,Nimet büyük ! Bu iste mutlaka bir b...luk var !

Bir kitap adi

Hayat geçiyor, sen neredesin?. Çiğdem Anat'ın- bir romani

Ezberi bozulmak

"Ezberi bozulmak" diye, çokça kullanılan bir kavram var. Ortaya çıkan yeni sorunlara eski söylemler veya yaklaşımlar çerçevesinde yanıt bulunamayacağını anlatıyor. Ancak çokça kullanılmasına karşın, bu kavramın anlamını her zaman buduğunu söylemek mümkün değil. Çoğunlukla ortaya çıkan her konuda eskisinden farklı şeyler söyleyebilmek şeklinde anlaşılabiliyor. "Ezber" denilen şey, eski dünyanın eski eleştirisi ise (aslında ona ezber demek ne kadar doğru ayrı bir mesele,) onun yerine konulacak olan şey de yeni küreselleşmiş dünyanın yeni, bütünsel bir eleşririsi olabilir. Burada yeni sorunlara karşı eski ezberleri tekrar edip durmanın yanısıra, asıl içine düşülebilecek hata, "eski ezberler" bozulduktan sonra, gündeme gelen her konuda hiçbir "ezber" olmadan, yani yeni küreselleşmiş dünyanın doğru bir kavranılışına sahip olmadan, tek tek konuların kendi sınırları ve cazibeleri çerçevesinde yanıtlar aramaktır. Böyle bir yaklaşım, sonuçta her g...

Hangi tarih...

-15/12/04- Acaba hangisi. Yüzdük yüzdük, o ince uzun çileli yolun sonuna mı geldik? Yoksa yine " salhaneye mağrur bir eda ile koşup.. " masum ve mazlum boynumuzu, sessiz sedasız itirazsız kasabın bıçağına mı uzattık? Efelenmelerine bakarsanız anlımızın akı, bileğimizin hakkıyla yolun sonundayız. Ucu göründü. Kısaca elleri mahkum.İstediğimiz kartı masaya atacaklar. Atmazlarsa, yani Avrupa Birliği Türkiye'ye "hayır.." derse, "şart.." koşarsa Başbakan Recep Tayip Erdoğan'a göre "tarih onları affetmeyecek" İyi de peki "tarih sizi nasıl affetti.." diye sormazlar mı adama. Tarihe haksızlık ediyorsunuz, tarihi hafife alıyorsunuz. Tarihi sadece ezenlerin ve dönenlerin tarihi sanıyorsunuz. Ezilenlerin de, direnenlerin de tarihi olduğunu unutuyorsunuz. Tarihin asla unutmadığını anımsamıyorsunuz. Hangi birinizi, hangi işinizi unutsun affetsin tarih? Bastığınız TİP kongrelerini mi (1968), Kanlı Pazar'ı mı (1969) , ...

Patates , Yumurta ve Kahve

Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikayet eden; Her gün hayatinin ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu. Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karşısına. Genç kızın bu yakınmaları karşısında, mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi. Bir gün onu mutfağa götürdü. Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, Bir cezveye bir patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı. Kızı da hiçbir şey anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı. Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi. Yirmi dakika sonra, adam cezvelerin altındaki ateşi kapattı. Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu...

Yaşamak öyle güzel

-------------------------------------------------------------------------------- Yaşamak öyle güzel öyle derin Bir dostun sıcacık merhabasında Yürekten gülüşünde Yaşamak güzel şey Ellerin sevdiğinin ellerinde Gözlerinde sevgi dolu bakışlar GÜLTEN AKIN

Ben Annemi Isterim

--------------------------------------------------- Dagda belimde odun, beni ne hale kodun Tarlada irgat avrat, hanede hazir hatun Bir usak göbegimde, altisi etegimde Yedi bitirdi beni, anandaki o çene Dünyanin gailesi, yetmezmis gibi bir de El ayak çekilince, sen bitersin dibimde Uy çalsin kemençeler de, ben bir horon tepeyim Çatlasin kaynimgiller, bari kurtlarim dökeyim Findigi ben toplarim, kirmasi sana düser Uy ellerin iyisi, geh geh gerinip siser Üsüdüm senden baba ocagi, gözümde tüter Uy adaletsiz dünya, gücün hep bize mi yeter? Bir bezden bebem vardi, bohçamda hayallerim Kizligim yarim kaldi, ben annemi isterim Sezen Aksu

Deli Kizin Türküsü

Yagmur yagar akasyalar islanir Ben yagmura deli buluta deli Bir büyük oyun bu yasamak degil Beni ya sevmeli ya öldürmeli Yitirmeli ne varsa Baslamali yeniden Bu Allahsiz bu yagmur Islemez karanlikta Garipligine yan Yan yürek yan Gitti giden Gitti giden Yitirmeli ne varsa Baslamali yeniden Sana büyük caddelerin birinde rastlasam Elimi uzatsam tutsam götürsem Gözlerine baksam gözlerine Konusmasak ah anlasan Elimi uzatsam tutamasam Olanca sevgimi yalnizligimi Düsünsem hayir hayir düsünmesem Senin hiç haberin olmasa Yitirmeli ne varsa Baslamali yeniden Gülten Akin

Aborjin duası.

Her şey yeterli olsun Seni ayakta tutmaya yetecek kadar Güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni dilerim, Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana Yetecek kadar güneş diliyorum. Güneşi daha çok sevmene Yetecek kadar yağmur diliyorum. Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar Mutluluk diliyorum. Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş Gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum. İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar Kazanç diliyorum. Sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek kadar Kayıp diliyorum. Son "elveda"yı atlatmaya yetecek kadar "merhaba" diliyorum.

W. Shakespeare ne demiş

“Düsüncelerin neyse hayatın da odur. Hayatın gidişini değistirmek istiyorsan düşüncelerini değiştirr.”

Maalesef yüzme öğrenmişler

Bu düşünür çok içki içermiş. Bir dostu sormus: -Nicin bu kadar iciyorsunuz? -Kederleri boğmak için. -O kadar içtiniz ki, kederleriniz hala boğulmadı miı -Maalesef yüzme öğrenmişler.

Şimdi fiyatı tartışıyoruz...”

Bir davette Bernard Shaw çok alımlı, çok soylu, çok güzel bir kadın görür. Tanışıp, biraz hoş sohbet ettikten sonra, “Lady,” der, “Bir milyon sterlin karşılığında bu geceyi benimle geçirir misiniz?” Hatun, Bernard Shaw’un cazibesinden mi , teklif edilen paranın yüksekliğinden mi, artık orası belli değil, kıkırdayıp gülerek, “neden olmasın...” diye yanıt verir. Saatler geçer, sonunda ikisi kapıda buluşup daveti birlikte terk edecekleri sırada Bernard Shaw, “Düşündüm de, gelin şu fiyatı yüz sterline indirelim...” deyince , kadın çığlığı basar: “Siz beni ne sandınız ? Fahişe mi!” Bernard Shaw’un yanıtı şöyledir: “Sevgili Bayan, bu sorunun yanıtını, gecenin başında vermiştik... Şimdi fiyatı tartışıyoruz...”

beyninle

Yaşanılan hen an düşlerle harmanlanır;minicik de olsa yeni dünyalar hazırlanır. Elinde olmadan...Kimi zaman canını acıtarak;kimi zamanda acılardan mutluluk çıkarmaya çalışarak.Ve işte o anlarda ,bir kaçış yaşanır çok uzaklarda.'benliğinle 'buluşma vaktidir.Beyninle flört eder;beyninle sevişirsin.Koşuşturmalar! Yeni sevdalar,arayışlar,kaçışlar,üzerine üşüşen aşk notaları ya da sevişme öncelerinin planlı düşleri...''Yelken aç uzak diyarlara''deme vakti gelmiştir. Cuma akşamı hararetiyle başlayan yaşamlar pazar gecesinin dinginliğiyle son bulur.Ta ki pazartesiyle;ayna karşılaşmalarına dek.Gerçekler acı olur,hayaller asla!..Kendinin olana kadar peşini bırakma. "

Yaşayarak öğrenmek

Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkânına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyon'u müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da 'Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.' diye savuşturmuş. Nihayet biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe birdaha karşılaşamayacağı Napolyon'a sormuş: 'Efendim, af buyurun ama merak ettim,ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?' Napolyon birden öfkelenmiş. 'Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?' diye bağırmış. Hemen askerlerine, adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş. Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık 'ateş' emri verilecek... Adamcağız içinden 'Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon varmış...

Bugünlerde herkes gitmek istiyor

Küçük bir sahil kasabasına, bir başka ülkeye,dağlara, uzaklara... Hayatından memnun olan yok. Kiminle konuşsam aynı şey... Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. Öyle ''yanına almak istediği üç şey'' falan yok. Bir kendisi. Bu yeter zaten. Her şeyi, herkesi götürdün demektir. Keşke kendini bırakıp gidebilse insan. Ama olmuyor. Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor, hani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor. Böyle gidiyor iste. Bir yanimiz ''kalk gidelim'', öbür yanımız "otur'' diyor. ''Otur'' diyen kazanıyor. O yan kalabalık zira. Is, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu. En kötüsü alışkanlık. Alışkanlığın verdiği rahatlık, monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. Kalıyoruz. Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz. Evlenmeler... Bir çocuk daha doğurmalar... Borçlara girmeler... Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor. Misal, ben... ...

Her telden

BEN KİMİM Doğumdan ölüme yaşanan her dakika sizsiniz. Doğmamış veya ölmüş isen “Ben kimim” sorusunun bir anlamı yok . Dunyada tukenmez murad var imis Ne alani gordum ne murad gordum........ ASIK VEYSEL Her sabah yeni bir gün doğarken, Bir gün de eksilir ömürden; Her şafak bir hırsız gibidir Elinde bir fenerle gelen. HAYYAM BAZEN öyle kisilerden öyle laflar buluyoruzki yahu bu adam bu lafi nasil etmis kime etmis demeden gecemiyoruz mesela Einsteinín su sözü gibi Iki sey sonsuzdur insan oglunun aptalligi ve evren Fakat ikincisinden emin degilim yahu koskoca Aynstayn bu lafi kimin hangi aptalligi üzerine etti acaba Adami kim kizdirdi da onca deney formül kalem kagittan kafasini kaldirip böyle bir sey söyledi SEVGILIM , başlar önde, gözler alabildiğine açık, yanan şehirlerin kızıltısı, ...

Sahi, biz solcular hangi davanın kavgasını veriyorduk?

Şu memlekette çok çok eskiden solcu denilince, komünist denilince akla ne gelirdi? Kasket! Evet, bir tek "kasket" kelimesi ile halka solculuğun ne melanet bir şey olduğu anlatılırdı. "Bu komünistler namussuzdur, karılarını arkadaşlarına peşkeş çekerler, mesela eve geldiğinde kapıda arkadaşının kasketini asılı görürse içeri girmez, karısını arkadaşına bırakır" derlerdi. Ve halkımız da buna inanırdı. Ardından köprünün altından çok sular aktı... Özellikle yetmişli yıllardan sonra solculuğun böyle bir şey olmadığını sevgili halkımız kendi öz deneyimiyle bir ölçüde kavradı. Derken efendim, köprünün altından akan sular bu kez köprüleri aştı. Yani halk ile solcular arasında kurulan köprüler de yıkıldı. 12 Eylül filan oldu, duvar çöktü, süt taştı, kuş uçtu... Derken... Bir de baktık... Yıllardır solculara Amerika kışkırtmasıyla "ahlaksız dinsiz imansız" diyen, "Kanlı Pazar"larda kıtır kıtır komünist kesen İslamcı kesimler, solcuların argü...

Sari Öküzün Öyküsü

Eski zamanlarin birinde bir otlakta öküz sürüsü yasarmis. Yasarmis yasamalarina ama civardaki aslanlar bir türlü rahat birakmazmis onlari. Hemen her gün saldirirlarmis bu sürüye. Öküz dedigin öyle yabana atilir bir hayvan degil ki, bir araya toplandilar mu kolayca defetmesini bilirlermis o koca aslanlari. Gerçi bir iki siyrik alirlarmis ama... Yine de boyun egmezlermis aslanlarin zorbaligina. Gün geçtikçe aslanlari almis bir kaygi. Ancak tavsan, fare gibi küçük hayvanciklarla beslenir olmuslar. Gitgide güçten düsmüsler. Eee, aslan bu,hiç fareyle doyar mi? - 'Herhalde bize bu otlagi terk etmek düsüyor' demis aslanlardan birisi. - 'Evet' diye tasdik etmis digerleri. Nereye gideriz diye düsünürlerken 'bir dakika' diye bir ses duymuslar gerilerden. Herkes dönüp bakmis sesin geldigi tarafa. Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mi kurnaz bir ferdi olan Topal Aslan'mis söze atilan. - 'Hayir' demis, 'hiç bir yere gitmiyoruz. Siz bana birakin...

Bir Karafatma'nın Günlüğü

Dün gece yine ölümle burun buruna geldim. Kendime bir zarar geleceğinden değil, ama karım Cemile ne yapar sonra. Biz akşam yemeğimizi genelde saat 11-12 gibi yerdik, ama ev sahiplerimizin misafiri geldiğinden geç vakitlere kadar oturup yatmadılar. Neyse ki konukların gitmesiyle birlikte uykuya daldılar. Bir süre ortalığın sakinleşmesini bekleyip, yiyecek toplamaya başladım. Bugün misafirler geldiği için menü çok zengindi. Pasta ve börek kırıntılarına bayılırız. Her neyse ben nevaleyi toplarken birden mutfağın ışığı yandı ve "Aaaaaa! Karafatma" diye bir ses duydum. Salak adam, ben bir erkeğim Fatma da nereden çıktı. Benim adım İsmail. Böyle şeyler delikanlıyı bozar. Hadi beni karımla karıştırdın diyelim. Sen ne kadar korkak bir adamsın. Benim kaç katım büyüklüğünde olmana rağmen bu bağırış da ne böyle? O korkunç sesin kesilmesiyle birlikte, sanki ben ona bir bok yapmışım gibi beni kovalamaya başladı. İnanın o kadar da dikkat ediyorum, tabak, çanak bardak üzerinde dolaşm...

Bir kadın ne ister

Kadınları anlamak gerçekten zor. Hayatınızda her şeye çare bulabiliyorsunuz da, bir tek kadına çare bulamıyorsunuz. Gerçi bir kadına sorsanız “neden anlaşılmanız zor?” diye, ya doğuştan diyecektir, ya da anlaşılmaz olanın aslında erkek olduğunu söyleyip çekilecektir bir kenara. Kadını anlamak için, öyle diğer konularda olduğu gibi, kendinizi onun yerine koymanız gerekmez. Bir satış temsilcisi, müşterinin ne istediğini düşünüp ona göre kendini hazırlar, karşısındakine empati ile yaklaşarak sorunlara yardımcı olmaya çalışır ve ihtiyaçlara göre elindekileri şekillendirir. Kadın öyle midir? Kadın, gücü sever. Ama bu güç, kasların gelişmesiyle ilgili bir güç değildir. Mesela bir iş girişiminde, her türlü hazırlık için cesaretlendirilmek ister. Hazırladığı yemeğin iyi olduğunun bilinmesini ve yaptığı güzellikler karşısında saygı görmesini, bu olmasa bile en azından bir teşekkürü hakkettiğini duymak ister. Kadın, değişiklikleri sever. Evindeki şeklin her zaman aynı olması, kadın iç...

Sokrates'in berberi

Her berber biraz filozof olmalı. En azından benim kadar. Berber koltuğuna oturup: "saçlarımı kontrol altına almanı istiyorum " dediğim zaman duraksayıp aynadan yüzüme bir soru işareti kılığında bakmadan işine girişebilmeli. Böyle bir müşteri arzusu karşısında alabileceğimiz cevapları sıralayalım. - saçlarımı kontrol altına almanı istiyorum - kısaltıyoz mu yani???.. Bu en klasiği. Gayri ihtiyari bir soru cümlesi. Tabi " Kısaltmayalım mı? " karşı sorusu da alınabilir. Devam edelim. -Hoşgeldiniz beyefendi. Nasıl yapıyoruz? (Burada duralım.Şimdi hayali bir diyalog geliştirelim. Olmaz ya...) - Beraber mi yapıyoruz? Ben sen halledersin diye gelmiştim. - Efendim abi anlamadım? - Ücreti üleşiriz o zaman. Yarı yarıya.. - Yanlış anladınız beyefendi. Alışkanlık olmuş. Nasıl keseyim diye soracaktım? - Anlaştık o zaman. Ortak bir şeyler yapacağız sanmıştım. Siz öyle toplumcu gerçekçi bir söylemle girince... - Abi yapma gözünü seveyim. Efendi gibi keselim ...

Masal

Kapısı yoktur masalların Çocukluğundan sıcacık bir an Bir anne öpücüğü alnına konulan Karanlıkta soba deliğinden, Sıcak, güvenli yatağına ulaşan alevin görüntüsü Yorgunsundur, kemiklerin sızlar hatta Derin bir uykudur tek isteğin İşin stresi, yetmeyenler, yetemediklerin Bir masala ihtiyacın vardır Kapı ararsın umutsuzca Görüntünü değiştirmeden yaşamak Yalnız anların büyüsü Aralarsın içindekileri kimseye göstermeden Gülümser dudakların, ışıldar gözlerin olacaklara Beklersin ve istersin Altından geçebileceğin bir Gökkuşağı Temizlerken evini zamana yarışla En uçuk yeşil şifondan Çok şık bir tuvalettir düşlediğin Saçların maşa lülesi Ayaklarında camdan ayakkabıların Yaşlanmaz ruhlar bedenle birlikte Bir masal istersin Ve kapısı yoktur masalların Yaşarsın……. Kimsenin girmek istemediği Ve seninde zaten girilmesinden korktuğun Anlayamazsın hayatın neresindesin Zordur ve acıdır yaşamak bir o kadar da güzel Bile bile basarlar ayaklarına Ayakların kanaya kanaya kırı...

Gitmek

Bugünlerde herkes gitmek istiyor. Küçük bir sahil kasabasına, bir başka ülkeye,dağlara, uzaklara... Hayatından memnun olan yok. Kiminle konuşsam aynı şey... Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. öyle ''yanına almak istediği üç şey'' falan yok. Bir kendisi. Bu yeter zaten. Her şeyi, herkesi götürdün demektir. Keşke kendini bırakıp gidebilse insan. Ama olmuyor. Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor, hani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor. Böyle gidiyor iste. Bir yanimiz ''kalk gidelim'', öbür yanımız "otur'' diyor. ''Otur'' diyen kazanıyor. O yan kalabalık zira. Is, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu. En kötüsü alışkanlık. Alışkanlığın verdiği rahatlık, monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. Kalıyoruz. Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz. Evlenmeler... Bir çocuk daha doğurmalar... Borçlara girmeler... Bir köpek bile bizi uçmakta...

ÖĞRETİLMİŞ HAYATLAR YAŞIYORUZ

Hayatı erteliyoruz. Yaşıyoruz bir şekilde. Doğmuşuz bir kere, büyüyoruz. Sorgulamıyoruz yaşamımızı. Düşünmüyoruz hayallerimizi uzun uzun. İçimizden geleni yapmıyoruz dürüstçe. Çılgın fikirleri harekete geçirmiyoruz. Keyif aldığımız şeyleri koymuyoruz hayatımızın merkezine. İstediğimiz konuda eğitim görmüyoruz. Sevdiğimiz işte çalışmıyoruz. Düşündüğümüz şeyleri söylemiyoruz. Peşinden koşmuyoruz aşık olduğumuz kişinin. .... Hayalini kurduğumuz gibi yaşamıyoruz. Bir çoğumuz. Neden peki? Toplumun beklentileri. Kurallar. Makbul olanın önceden belirlenmiş olması. Genel kanıya uygun hareket. Güvenli adımlar. Para kazanma zorunluluğu. Hayatta kalma savaşı. Bizim için çizilmiş olan ideal yol. Standard yaşamlar. Çizgi dışı yasak. Sınırları zorlamak yok. Bizden ne bekleniyorsa onu yaşamalıyız. Peki ya aklımızın bir köşesinde yıllarca beklettiğimiz isteklerimiz, hayallerimiz, özlemlerimiz? Yapacağız elbet bir gün. "Hani Kaş'a yerleşip, dalmaya başla...

Gerçekçi ol, imkansızı iste

Küreselleşme kendisine uygun düşen düşünüş biçimleri anlamında kendi ideolojisini de geliştiriyor. Emperyalizm, dünyayı yeni yönelimleri doğrultusunda yeniden biçimlendirirken, postmodernizmin yarattığı ideolojik yanılsamalardan ve kavramlardan yararlanıyor. Türkiye, 12 Eylül'den bu yana Çernobil sonrasındaki radyasyon bulutlarının altında kalmasına benzer bir şekilde, bu ideoloji bulutlarının altında yaşıyor. Gündelik sosyal hayatlarımızdan, düşünce biçimlerine kadar hayatımızın her köşesini, medyanın büyük bir güçle taşıdığı bu postmodern kavramlar doldurdu. Yaşadığımız dönemin bir Amerikan yüzyılı olacağı söyleniyor. Bu aynı zamanda Amerikan düşünce sisteminin dünya üzerindeki hakimiyeti olarak karşımıza çıkan bir gerçeklik. Ona karşı Avrupa'nın bir sığınak görevi üstlenmesini beklemek ne kadar gerçekçi, tartışmaya açık bir konu. Tartışmaya, hem de ardına kadar açık bir konu, çünkü Kuzey Amerika akademilerinde üretilen ve küreselleşmenin yolunu döşeyen postmodern düşünce...

Felluce'yim ben!

Yıkık, harap, mağrur ve asi... Medeniyet denilen arsız yalanın tekzibi... İşgale uğradım, yağmalandım, kana bulandım. Evlatlarım ceset ceset yatar caddelerimde... ...dünyanın gözleri önünde... Sofrasında yer aradığınız bir ziyafetin zor lokmasıyım. Barbarların istilası karşısında Şark'ın nefs - i müdafaasıyım. * * * Bayramdı. Çatışma vardı. Cuma sabahı camide vuruldum. Yerde can çekişirken bulundum. Yaradan'ın evinde, Yok - eden vardı o gün... Aradıklarını söyledikleri kitle - sel imha silahlarıyla geldiler. Kafama nişan alıp, beynimi deldiler. Dağıldı kafam, parçalandı yüzüm. Kızıla kesti dayandığım duvar; Kendi kanıma gömüldüm. * * * Tanırsınız beni... Vietnam'da beynine kurşun sıkılan da bendim; Filistin'de taşlarla kolu bacağı kırılan da... İzmir'de ilk kurşunu atan da... Hepsinde suçum aynıydı: İşgalciye karşı ülkemi savunuyordum. Ve kanlar içinde yattığım yerden dünyaya, unuttuğu bir yemini, "isyan"ı hatırlatı...